Sana Senden Başka Vekil Yok!

birileri kendi çalıp kendi oynuyor. devletin bütün olanaklarını kullanıyor, bizim paramızla kurulan havuz kanallarından, devletin kanalından, devletin ajansından bize küfrediyor, tehditler savuruyor, kadınlarımızı cariye yapmakla tehdit ediyor, hoşuna gitmeyen herkesi tutukluyor, karşı kampanyanın üstüne itini, mitini, polisini salıyor, hiçbiri yetmiyor mühürsüz tutanak ve zarf oyununa başvuruyor…

buna rağmen metropollerin hepsini ve büyükşehirlerin çoğunluğunu kaybediyor ve her nasılsa referandum onun lehine çıkıyor….

sen de bu tiyatrolarda rol almaya hala hevesli olabiliyorsun bravo…

bunların siyasetine bir, medyasına iki, şirketlerine üç… çekin artık bunlardan elinizi. bunların bu yalan – dolanını, üç kağıtçılığını, diktasını meşrulaştıran sözde bağımsız medyadan da elinizi çekin.

başkasının ne yaptığına bakmayın. siz bizzat kendiniz kendi tavrınıza yönelin. biri bir yerden başlasın da ben katılayım demeyin. siz başlayın başkasının ne yapacağı da kendi problemi olsun. çünkü senin senden başka vekilin olamaz.

kula kulluk etme
sana senden başka vekil yok!

Nereden Başlamalı?

cey

ceysul-islam--i639126 Birinci Körfez Savaşı’ndan bu yana günümüz savaşları “gösteri”nin ayrılmaz bir parçası haline geldi. Fotoğraflardaki sembolizm zaten kendini gözümüze yeterince sokuyor. Pekii orada neler oluyor?

Turuncu tulumları hepiniz yakından biliyorsunuz. Bu tulumlar başlangıçta ABD’nin Guantanamo ve Ebu Gureyb’deki esirlere giydirdiği tek tip üniformalardı. Sonra IŞİD bunu tersine çevirdi ve kafasını kestiği batılılara giydirmeye başladı. Buraya kadar bu hareket salt misillemeye benzer sembolik bir nitelik taşıyordu. Fakat artık iktidar rolüne iyice ısınan IŞİD, her türlü halka açık idamda bu turuncu tulumları kurbanlarına giydirmeye başladı. Yani bu tulumlar bir “batı protestosu”ndan asli işlevine geri dönmüş oldu. Yani iktidarın damgalayıcı, kimliksizliştirici ve elbette dehşet salan bir aracına… Aşağıdaki iki fotoğraftan ilki “Allah’a küfrettiği” iddia edilen bi Şii’nin, ikincisi ise bir “dolandırıcı”nın idamları sırasında çekilmiş…

do dolandırıcı

İyi ama en üstteki fotoğraflarda ne oluyor?

Fotoğraflar yine Suriye’den. Sembolizmin dibine vuran bu görüntüler tam da tahmin etmek üzere olduğunuz, dilinizin ucuna gelen anlamı taşıyor.

Türkiye, ABD ve Suudi Arabistan’ın yakın ilişki içinde olduğu Ceyşul İslam isimli sözde “ılımlı” bir diğer Selefi cinayet şebekesinin elemanları, kuytuda kıstırıp sağ olarak ele geçirdikleri IŞİD militanlarını infaz ediyorlar. Üniformalar yer değiştirmiş. “Mazlumun zalimden aldığı intikam” parlak bir şekilde vurgulanmış. Herkes “kendi” üniforması içinde…

(Bu arada tam da bu görüntülerin çekildiği esnada Ceyşul İslam isimli şebekenin lideri İstanbul’da diğer “ılımlı” çeteler ve AKP nezdinde Türk devleti ile toplantı halindeydi ve yine aynı esnada Suriye’nin İştebrak kasabasında Alevi katliamı yapmakla meşgullerdi)

Bu görüntü sayesinde hem Suriye rejimine karşı yürütülen savaş hakkında pek çok şüphe taşıyan batı kamuoyuna bir mesaj gönderilmiş oluyor, hem de daha önemlisi, bir süredir kendisine devlet süsü vermiş olan, iktidar kodlarını sonuna kadar kullanan ve yerel halk üzerindeki tek otorite pozisyonunu pekiştirmeye çalışan IŞİD’e esaslı bir darbe indirilmiş oluyor. IŞİD’in yüzlerce kafa keserek ve bunu medyada pornografik bir gösteri havasına dönüştürerek itinayla  yarattığı semboller dünyası bu şekilde ters yüz edildiğinde IŞİD yeniden cezalandırıcı ve “avcı” (muktedir) devlet imajından, cezalandırılan bir ava, basit bir suç örgütü statüsüne geri döndürülmüş oluyor.

80 IŞİD elemanının infaz edilmesinden hemen önceki şu görüntüler de bu “değişimi” ve esaslı darbeyi pekiştirme amaçlı olarak internete salınıyor.

Videodaki korku içindeki IŞİD’cilerin roller değişmeden önceki  “cesur” ve muktedir pozisyonlarını hatırlamak kuşkusuz ibret verici.

isid w isid

Aradaki fark av ve avcının ruh halleri arasındaki uçurumu çok net anlatıyor değil mi? İşte iktidarın o kaygan ve her an tersine dönmeye meyyal, yapışkan içeriği budur… Gücü elinde tutarken tavana vuran özgüven, roller tersine döndüğünde birden derin bir korkuya döner ve direnişçiliğin d’sinden eser olmayan bulaşıcı bir (safi) teslimiyete dönüşür.

Artık IŞİD isimli cinayet şebekesinin inisiyatifi ele almış ortalığa dehşet saçan hallerini gördükçe hissettiğimiz salt tiksinti ve nefret duygusundan bir parça sıyrılıp bizzat bu şebekenin varlığından çıkarabileceğimiz dersler hakkında düşünmeye başlamanın vakti gelmiş olsa gerek. Anarşistlerin mevcut iktidarlar karşısında gerçek bir tehdit oluşturmadığı bugünlerde IŞİD’den alınabilecek pek çok ders olacaktır. Mevcut devlet otoritesinin fiilen ortadan kalktığı bölgelerde karşı karşıya kalabileceğimiz IŞİD türevi tehditler nasıl savuşturulacaktır? Ortaya çıkacak yeni siyasi, toplumsal ve bunlardan hiç de daha az önemli olmayan askeri dengeler anarşistler tarafından nasıl ele alınacaktır? Toplumsal ilişkilerin otoriter olmayan biçimlerde yeniden örgütlenmesi sırasında düşebileceğimiz tuzaklar nelerdir? Tepeden tırnağa silahlı ve olağanüstü teknolojilerle donanmış olan sistem güçlerinin yaratmayı arzuladığımız özgürlük alanlarına yönelecek olan birleşik saldırısı nasıl savuşturulacak? Ve elbette hem “dış” hem “iç” tehditleri temsil eden bu iki barbarlık biçiminin bizi paranoyak bir iktidar illetine düçar etmesinden sakınmayı nasıl başaracağız?

Bu gibi sorular dünyanın şu veya bu köşesindeki anarşist hareketler için ne yazık ki şimdilik gerçekçi görünmüyor. Fakat sistemin haylaz çocukları olmaktan öte, verili dikey dünyayı paramparça edip yeni bir dünya kurmayı arzuluyorsak, denizin giderek tükenmekte olduğu gerçeğine artık uyanmak zorunda olduğumuzu hatırlamamız gerekiyor. Hal böyleyken Zapatistanın ve Rojava’nın anarşistlerin büyük çoğunluğu için salt romantik birer ada ya da ajitasyon malzemesi olmaktan öte önemli birer deneyim kaynağı haline getirilememiş olması üstüne düşünmek de gerekmez mi? Yukarıda sınırlı ölçüde tartışılmaya çalışılan semboller savaşında basit bir seyirci, algı mühendisliğinin basit bir nesnesi olmaktan sıkıldığımız vakit karar vermemiz gereken ilk şey, verili dünyayı gerçekten değiştirmek isteyip istemediğimiz olacaktır.

Ve sonrası şu veya bu haksızlığı protesto ediyor ya da etmiyor olmamızın, et yeme – yememe tartışmalarımızın, basın açıklamalarımızın, kendi pozisyonumuz üzerine yaptığımız bitmek bilmez tartışmaların, sisteme katılımı engellenen handikaplı grupların, azınlıkların, bastırılmış – dışlanmış kimliklerin sisteme katılımı önündeki engelleri kaldırmaya yönelen kimlik siyasetleri hakkındaki derin mi derin teorik atışmaların… Kısacası bugün yapmakta olduğumuz ve elbette anlamsız olduğu söylenemeyecek ama verili dikey dünyayı boydan boya yıkma hedefinin yakınına bile yaklaşmayan bütün o uğraşıların ötesine geçmeyi arzulayıp arzulamadığımıza artık karar vermek gerekmiyor mu?

Tam da her şey giderek çözülürken, verili toplumsallık biçimleri çürüyüp – dağılırken, köktendinci ya da ırkçı leş yiyiciler Ukrayna’dan Suriye’ye, Avrupa metropollerinden bir zamandır en civcivli, en canlı göründüğümüz semtlere (kapımızın önüne) kadar uzanıp, çürümüş olan her şeye çöreklenip hızla semirirken biz mevcut pozisyonumuzu daha ne kadar muhafaza edebileceğimizi zannediyoruz?

Hem (bir anda gürültüyle çökecek olan değil) çürüyüp çözüldükçe nefes aldığımız atmosferi zamana yayılmış biçimde zehirleyen sistemin kendinden geçmiş korkunç leşine, hem de bu leşten beslenen, gözümüzün önünde semirdikçe semiren bu leş yiyici vahşet şebekelerine karşı (kelimenin gerçek anlamıyla) amansız bir savaşa hazır mıyız? Son iki yüzyılda toplumsal hareketlerin, devrimlerin peş peşe patladığı günlerde “Ne Yapmalı”, “Nasıl Yapmalı” pek çok kez tartışıldı elbet. Pekii en azından son 70 yıldır her şeyi değişirken, Ukrayna ve İspanya yenilgilerinin ardından anarşistler artık oyunun daha içine çekilmiş ve sosyal savaşın gerçek anlamda dışına itilmişken bu “ne yapmalı”, “nasıl yapmalı” sorularından öte başka bir soruyu belki de en öne almamız gerekmiyor mu?

Bir süredir ekranlarımızda belirip midemizi bulandıran bu cehennem kapımıza gelmek üzereyken biz hayatı savunmaya nereden başlamalıyız?

Durruti Diyor ki:

"Biz hep varoşlarda ve izbe duvarların içinde yaşadık. Bir süre için nasıl barınacağımızı bileceğiz. Şunu aklınızdan çıkarmayın, biz aynı zamanda inşa da edebiliriz. İspanya’da, Amerika’da, her yerde, sarayları ve şehirleri kuran biz işçileriz. Biz işçiler, onların yerini alacak başkalarını da yapabiliriz. Ve hatta daha iyilerini! Yıkıntılardan hiç korkmuyoruz. Biz dünyayı miras alacağız, bu konuda hiçbir şüphemiz yok. Burjuvazi tarih sahnesinden çekilmeden önce kendi dünyasını yakıp yıkabilir. Yüreğimizde yeni bir dünya taşıyoruz, şimdi şu anda bu dünya büyümekte..."

“Biz hep varoşlarda ve izbe duvarların içinde yaşadık. Bir süre için nasıl barınacağımızı bileceğiz. Şunu aklınızdan çıkarmayın, biz aynı zamanda inşa da edebiliriz. İspanya’da, Amerika’da, her yerde, sarayları ve şehirleri kuran biz işçileriz. Biz işçiler, onların yerini alacak başkalarını da yapabiliriz. Ve hatta daha iyilerini! Yıkıntılardan hiç korkmuyoruz. Biz dünyayı miras alacağız, bu konuda hiçbir şüphemiz yok. Burjuvazi tarih sahnesinden çekilmeden önce kendi dünyasını yakıp yıkabilir. Yüreğimizde yeni bir dünya taşıyoruz, şimdi şu anda bu dünya büyümekte…”

Yunanistan Seçimlerinden Notlar (2015)

Hikayemize Yunan solu açısından en dramatik olan andan başlayalım. Sene 1945, ikinci dünya savaşı bitmiş, önce Mussolini, Sonra Hitler’in işgal orduları herhangi bir dış destek olmadan bizzat Yunanlılar tarafından ülkeden kovulmuş. Üstelik monarşistlerin faşistlerle yaptığı işbirliğine rağmen… Görüntüde ağlayarak silah bırakan bu sert bakışlı adamlar 2 milyon üyeli Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun partizanları. O halde galiplerin öfkeyle ve gözyaşları içinde silah bırakmaları göze biraz garip görünüyor olmalı…

Biraz daha geriye gidelim o halde… Yunanistan Komünist Partisi (KKE) İtalyan işgali başlamadan önce yalnızca iki bin üyeli, liderlerinin ve bu 2 bin üyenin çoğunun hapishanede olduğu neredeyse tamamen etkisiz bir parti durumundadır. Ancak faşist işgale karşı çeşitli küçük sol gruplarla birlikte Ulusal Bağımsızlık Cephesi’ni (EAM) oluştururlar. ELAS ise bu cephenin silahlı gücüdür ve kısa zamanda 2 milyon kişilik dev bir orduya dönüşür. (Ülkenin o günkü nüfusu 7 milyon kadardır) Savaşın sonuna gelindiğinde ülkenin büyük bölümü ELAS’ın kontrolü altındadır. Ancak Stalin, Churchill ve Roosevelt’in bir araya geldiği Yalta Konferansı’nda (4 Şubat – 11 Şubat 1945) Yunanistan’ın İngiliz nüfuzuna terk edilmesi kararlaştırılır. Stalin, Yunan halkının kendi dişiyle, tırnağıyla, kanıyla kazandığı her şeyi diplomasi masasında büyük bir rahatlıkla İngilizlere satar.

yalta_conference_(churchill_roosevelt_stalin)

Emir büyük yerden gelmiştir ve 12 Şubat 1945’te Yunanistan Komünist Partisi (KKE) şefleri, Stalin’in talimatıyla Varkiza Anlaşmasını imzalarlar. İşte yukarıdaki bu dokunaklı görüntüler Varkiza Anlaşması’nın sonucu olarak kayda alınır. Okumaya devam et

KOMÜN VE MARX

komün

Fransızların büyük bir yenilgiye, köteğe ihtiyaçları var. Eğer Prusyalılar zafer kazanırlarsa, devlet gücünün merkezileşmesi Alman işçi sınıfının merkezileşmesi açısından yararlı olacaktır; dahası, Alman üstünlüğü Batı Avrupa işçi hareketinin ağırlık merkezini Fransa’dan Almanya’ya kaydıracaktır. Ve Alman işçi sınıfının kuramda ve örgütlenmede Fransızlardan üstün olduğunu görmek için hareketin 1866 ile bugünkü durumunun karşılaştırmasını yapmak yeterli olacaktır. Almanya’nın dünya sahnesinde Fransızlara hâkim olması aynı zamanda bizim kuramımızın Proudhon ve benzerlerininkine hâkim olması anlamına gelecektir.

 

Tarih: 20 Temmuz 1870

Gönderen: Karl Marks

Alıcı: Friedrich Engels

Kaynak: Marks ve Engels: The Communist Manifesto, s. 21.Marks: The Poverty of Philosophy – Documents of Socialism, The Ego and Its Own Okumaya devam et

Bu Ülke Artık Leş Kokuyor!

adli sicil istatistik genel müdürlüğü’nün yayınladığı rakamlara göre 2012’de çocuklara dönük cinsel istismar nedeniyle tam 33 bin şikayette bulunulmuş. daha önce şefkat-der‘in konuyla ilgili verdiği rakamlara göre ise çocuklara dönük cinsel istismar vakalarının sadece yüzde beşi polis ve savcıya intikal edebiliyor. yine şefkat-der raporlarına göre savcılıklara intikal eden çocuk tacizi vakaları ise yıllık ortalama 7 bindi. çocuklar kendilerine dönük cinsel saldırıların ne anlama geldiğini ayırt edemedikleri için, bu saldırılar genellikle aile bireyleri ve yakınları eliyle gerçekleştiği için, çocuklar olayı ayırt etseler bile bunun kendi suçları olduğunu düşündükleri için ve başka pek çok sebeple bu olayları hiç kimseye anlatamamaktadırlar. ebeveynlerine anlatabilmeleri ya da ebeveynlerin bunu fark etmeleri halinde ise yine çeşitli nedenlerle ebeveynler çocuklara dönük cinsel saldırı olaylarını dava konusu edemeyebilmektedirler. bu yüzden de çocuklara dönük cinsel istismarların yalnızca yüzde beşi dava konusu edilmekte ve bunlar da genellikle taciz ve tecavüzcülerin beraati ile sonuçlandırılmaktadır… bugün türkiye çocuklara dönük cinsel istismar olaylarında tayland’dan sonra dünya ikincisi konumundadır.

geçtiğimiz günlerde televizyon’da “bir baba olarak ağlayan” ve üç çocuk – beş çocuk geyikleriyle sık sık yatak odalarımıza burnunu sokmaya çabalayan şahıs ise her yıl on binlerce çocuğun cinsel istismara uğramasından rahatsızmış gibi görünmüyor. kendi iktidarı süresi içinde çocuklara dönük cinsel taciz olaylarının patlama yapmış olması hakkında da hiçbir yorumda bulunmuyor. en azından meydanlara inip “bunlar faiz lobisinin tecavüzleridir” diye bağırsa, belki bunca taciz ve tecavüzden rahatsızlık duyduğunu anlayıp “umut”lanabilirdik.

oysa ekonomik ya da siyasi rantlarını kesintiye uğratacak her türlü isyan ve direnişin önünü almakla meşgul o. bir yerde avm diktirmesi engellenecek olsa polisini, savcısını, bakanını, eli sopalılarını ve medyasını hep birlikte seferber edebilen başefendi, çocuklara dönük cinsel istismarlar karşısında gıkını çıkarmıyor. bu bizi şaşırtmalı mı?

13 yaşındaki çocuğa tecavüz eden 26 koca adamı aklayan yargının tavrı ortadayken, devletten “adalet” talep edip durmakla vakit öldürmek vicdanını temize çıkarmaktan başka bir anlam taşımıyor ne yazık ki… adaletin olmadığı her yerde toplum kendi adaletini tesis etmek zorundadır… unutulmamalı ki hukuk denilen şey, insanlar arasındaki ilişki formlarının ve normların düzenlemesi anlamına gelir. oysa hukuk yalnızca yasa koyucular ve uygulayıcı kurumların tekeline terk edildiğinde, devletin yazılı hukuku tek düzenleyici baz olarak görülmeye başlandığında adalet de artık bir ütopya haline gelir.

o halde tepeden tırnağa çürümüş, leş kokan bu ilişkiler bütününü muhafaza ve müdafaa çabasındaki hiçbir kurum, hiçbir görüş ve hiçbir hareket tarzı meşru değildir. kendi çocuklarına kast eden toplulukları hiçbir güç ayakta tutamayacağı gibi, bu toplulukların oluşturduğu tüm organizasyon modelleri ve normlar tahrip edilmek zorundadır… çocukların bedenleri ve ruhları bunca ağır bir saldırı altındayken, isyan yalnızca kaçınılmaz değil aynı zamanda zorunludur da… tepeden tırnağa çürümüş bu düzeneğe karşı isyan tüm bu çocuklara olan borcumuzdur…

derhal ve sonuna kadar ayaklanma! ANARŞİ şimdi!

şefkat-der raporu için tıklayınız.

33 bin çocuk haberi için tıklayınız.

Malatesta Diyor ki…

“mesele anarşiyi bugün, yarın, ya da on asır içinde gerçekleştirme meselesi değildir; bugün, yarın ve daima anarşiye doğru yürüyor oluşumuz meselesidir…

özel mülkiyet ve devlet kurumlarına indirilen her darbe, halk bilincinin her yükselişi, mevcut koşulların her alt üst edilişi, maskesi düşürülen her yalan, iktidarların kontrolünden alınan insan faaliyetinin her bölümü, dayanışma ve girişim ruhunun her artışı anarşiye doğru atılan bir adımdır.”

(errico malatesta)